Gökteki Ayna - Bilimkurgu Öyküsü

image.png

Güverte reisi Suat alı al moru mor bir halde kaptanın kamarasına dalarak “Uyan Yunus Kaptan, yukarıda bizim gemiden bir tane daha peyda oldu,” dedi.

Önceki gece rakıyı fazla kaçırmış olan kaptan güçlükle açtığı gözlerini Suat’a dikerek “Sen namaza mı kalktın? Semih nerede?” diye sordu.

“Gemi havada ters duruyor. Allah’ım bizi afetinden koru,” dedi Suat Reis.

Yunus Kaptan dirseklerinden güç alıp yatağından doğrularak “İçmeyin şu zıkkımı diyorum kaç seferdir. Bari sen yapma reis,” dedi.

“Ekmek Kur’an çarpsın bir şey içmedim. Sanki biri göğe ayna koymuş. Gel kendin bak istersen.”

“Semih de gördü mü?”

“Gökte geminin aynısını görünce feleğim şaştı, ikinci kaptana gitmek aklıma gelmedi.”

Yunus Kaptan terliklerini ayaklarına geçirdi, eşofmanının üzerini bulup çabucak giydi ve ayağa kalktı. Akşamdan kalma olduğu için dengesini zor sağlıyor, başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Beraberce kamaradan çıktılar, dar koridordan geçip iki yanında tırabzanlar olan demir merdivenleri tırmandılar ve üst güverteye çıktılar.

Dışarıda hava yeni ağarıyordu ve yukarıda gerçekten geminin aynısından bir tane daha vardı. Güverte Reisi Suat’ın söylediği gibi gökte baş aşağı duruyordu. Tepeden birileri geminin üzerinde dev bir ayna tutuyor gibiydi. Kaptan yukarıda gemiyle birlikte iki yandan akıp giden okyanusu da görüyordu. Yunus Kaptan bir an yukarıdaki okyanus sularının üzerlerine boşalmasından korktu, şaşkınlıkla gözlerini ovuşturdu ve değişen bir şey olmadığını gördü.
Personelin moralini yüksek tutmayı her şeyden fazla önemsediğinden “Telaş edecek bir şey yok. Bu oyunu bize yapanlar korksun. Ben adamın ciğerini sökerim,” dedi.

Bu sırada ikinci kaptan Semih de yanlarına gelmiş ve yukarıdaki ikinci şilebi görmüştü. Köprü üstü nöbeti sırasında vuku bulan olayın kaptana kendisi yerine güverte reisi tarafından rapor edilmesinin ezikliğini hissediyordu.

Yunus Kaptan Semih’e dönüp “Ne diyorsun bu işe Semih? Bu gemi tepemize ne zaman indi?” diye sordu.

“Valla bence bir anda belirmiş. Bizim oğlanın ödeviyle ilgili bir şey sormuştu hanım. Yazışmamız iki dakika ya sürdü ya sürmedi.”

Yunus Kaptan Semih’in gece boyunca sevgililerinden biriyle yazıştığını tahmin ediyordu, işi ileriye götürüp sanal seks yapmış bile olabilirlerdi; yine de önlerinde ilgilenmeleri gereken acil bir mesele olduğu için üstelemedi.

“Tepemize Birleşmiş Milletlerin altında ayna olan devriye uçağı yanaşmış. Tarayıcılarla kimyasal silah taşıyıp taşımadığımızı kontrol ediyorlar. Tayfalar sakin olsun ve işlerini aksatmasınlar. Dedikodu istemiyorum. Birkaç saat sonra işleri bitince ayrılırlar,” dedi Yunus Kaptan.

Kaptanın bu sözleri Güverte Reisi Suat ve İkinci Kaptan Semih’i şaşırtmıştı, söylediğinin doğru olduğunu varsayarak bir kaptana bir yukarıdaki aynaya bakıyorlardı.

“Aval aval bakınmayın öyle, Suat sen alt güverteye gidip tayfalara durumu izah et. Baş tarafa, iskele ve sancak taraflarına ve alt ambarların girişine nöbetçi dikin. Sakın kaytarmasınlar, yakalarsam ciğerlerini sökerim. Biz kaptan köşkünde durumu değerlendireceğiz. Semih sen de gidip baş makinist Emre’yi uyandır. Derhal yukarıya gelsin. Başım çatlayacak gibi ağrıyor, aşçıbaşı yukarıya bir ağrı kesici getirsin, daha yüzümü yıkayamadım, başımıza gelene bak.”

Kaptan köşküne doğru yürürken Yunus tepedeki şeyin ne olabileceğini düşünüyor ve aklına bu işin Çin istihbarat servisinin bir operasyonu olduğu dışında bir olasılık gelmiyordu. Yardımcılarının tayfaların telaşlanmaması için uydurduğu yalana inanmasını garipsemişti. Hadi güverte reisi ortaokul terkti ama ikinci kaptan Semih’in de inanması tam bir skandaldı.

Kaptan köşküne çıktığında geminin telefonlarının çalışmadığını fark etti. Uydu üzerinden aldıkları internet de kesilmişti. Aynanın ardındakilerin güçlü sinyal karıştırıcılara sahip olduğunu tahmin ediyordu. Kalkıp sıkıntıyla dümenin yanına doğru yürüdü, sehpadan dürbünü alıp yukarıya baktı. Yukarıdaki geminin kaptan köşkünde bir kopyasının dürbünle kendisine bakmakta olduğunu görünce ürperdi. Gözlerini dürbünden ayırmadan kafasını hafifçe sağa sola salladı. Yukarıdaki benzeri de aynı hareketi yaptı. Telaşa mahal yok, arada ayna var, niyetleri bizi şaşırtmak, diye düşündü.
Beş dakika sonra baş makinist Emre ve ikinci kaptan Semih’le birlikte masanın çevresine oturmuş, başlarına ne geldiğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. Gemi yöneticilerinin hizmetini de gören bulaşıkçının getirdiği ağrı kesiciyi yuttu ve “Böyle bir şerefsizliği kim yapar Emre?” diye sordu. Zeki ve ağırbaşlı bir adam olan baş makinist Emre kaptanın gemide en çok güvendiği kişiydi.

“Yukarıya bir işaret fişeği gönderelim, eğer çarparsa tepede gerçekten bir ayna olduğunu anlarız,” dedi Emre.

Semih yüzünü ekşiterek “Fişeğin o yüksekliğe çıkıp çıkmayacağı şüpheli” dedi.

Kaptan nöbet sırasında kaytaran Semih’in Emre’nin fikrine burum kıvırmasına öfkelenmişti. Belindeki Smith Wesson marka tabancayı çekip “Fişek yetişmezse bununla ateş ederim,” dedi, başı hâlâ çatlayacakmış gibi ağrıyordu.

Üst güvertede önce işaret fişeğini ve ardından kaptanın beylik silahını ateşlediler. Mermilerin tam olarak nereye gittiğini anlayamadıklarından bu denemeler kafalarını daha fazla karıştırmaktan başka bir işe yaramadı.

Kaptan aklındaki olasılıkları çalışma arkadaşlarıyla paylaşamamanın sıkıntısını yaşıyordu. Milli İstihbarat Teşkilatı için çalışmaya başlayalı yirmi yıl olmuştu ve durumunu yine bir teşkilat üyesi olan armatör patronu dışında kimse bilmiyordu.

Baş makinist Emre artık uyku mahmurluğunu üzerinden atmıştı. “Acaba bu ayna tepemize tam olarak ne zaman ve nasıl indi? Bütün dünyayı mı sarıyor, yoksa sadece bizim tepemizde mi duruyor? Bunu buraya gönderenlerin amacı ne?” diye sordu.

“Kamera görüntülerini kontrol edelim. Yukarı bakan kamera yok ama herhalde uygun açılı olan bir tane bulursunuz. On dakika sonra kaptan köşkünde buluşuruz. Ahmet’e söyleyin çayımızı, kahvaltımızı daha fazla geciktirmesin, karnım aç olunca kafam çalışmıyor” dedi kaptan.

“Demir cevheriyle kimin ne işi olur ki? Saçma sapan bir durum,” dedi Emre. Gemide demir cevherinin yanı sıra nadir bulunan Tülyum ve Terbiyum elementlerini taşıdıklarını bilmiyordu. Savunma sanayinde kullanılan bu elementler son dönemde ABD-Çin rekabetinin kilit taşı konumuna gelmişti. Türkiye Çin’in ABD’ye bu konuda uygulamaya çalıştığı ambargoyu gizlice delerken hem ticari kazanç sağlıyor hem de bu yolla yeniden batı bloğuna yaklaşmaya çalışıyordu. Kaptan Yunus Çin Halk Cumhuriyeti İstihbarat Servisinin bir operasyonuyla karşı karşıya olduklarına inanıyordu. Son yıllarda hakkında ismi dahil hiçbir şey bilinmeyen bu gizli örgüte ilişkin pek çok efsane üretilmişti. Çin tarafından geliştirilmiş fizik kurallarına meydan okuyan teknolojilerden söz ediliyordu, ancak bu teknolojilerin içeriği konusunda kimsenin fikri yoktu.

Kaptan önceki ay Hong Kong’dan aldığı pastil formundaki ağrı kesiciyi odasında uzun uzun aradı. Şişeyi yatağının altında bulup içinden iki draje aldı ve ağzına attı. Yüzünü soğuk suyla yıkayıp aynadaki görüntüsüne baktı. Saçlarındaki akların gün geçtikçe arttığını düşünürken aklına filikalardan birine atlayarak denize açılmak geldi. Gemiden yeterince uzaklaştıkları taktirde aynanın sınırına ulaşabilirlerdi.

Semih ve Emre kaptan köşkünde yoktu, alt güvertede filikalardan birini denize indirmeye çalışıyorlardı. Bunu daha önce nasıl düşünememişlerdi, aklın yolu birdi. Geminin motorlarını durdurdu ve aşağıya indi.

Yunus Kaptan ve Semih aynanın sınırına ulaşmak için filikayla gemiden uzaklaşmaya başladılar. Yolda Semih önceki gece sevgililerinden biriyle cep telefonu üzerinden uzun bir görüşme yaptığını itiraf etti. Zorunlu bir itiraftı bu, kaptanın nöbet sırasında yaptıklarını güvenlik kameralarından tespit edeceğini biliyordu. İki saatlik münakaşanın ardından olayın tatlıya bağladığını ve görüşmenin çıplak kamera görüntüleriyle desteklenen sanal bir sevişme seansıyla son bulduğunu kaptana söylemedi, çünkü kaptanın bunu kamera kayıtlarından tespit etmesi mümkün değildi.

Gemiden yirmi deniz mili kadar uzaklaştıktan sonra aynanın kenarını nihayet buldular. Parçalı bulutlarla kaplı gökyüzünü yeniden görmek hoşlarına gitmişti. Dönüş yolunda aynanın görüntüsünün keskinliğini kaybettiği kaptanın dikkatinden kaçmadı. Ayna sanki ağır ağır buharlaşıyor gibiydi.

Gemiye döndüklerinde onları baş makinist Emre karşıladı. Büyük bir iş başarmış insanların gururuyla “Benim dronu aynanın arkasına gönderdim, yukarıda hiçbir şey yok,” dedi.

Bu habere en çok Semih sevindi, zira sabahtan beri görevi ihmal yüzünden işten atılacağı korkusu içini kemirmişti. Emre’yi günahı kadar sevmediği halde o anda onu kucaklayıp öpebilirdi. Emin olmak için “Aynanın içinden öylece geçti mi?” diye sordu.

“Evet,” dedi Emre gururla, “Siz denize açılır açılmaz aklıma kamaramda kuzu gibi yatan dronum geldi. Koştura koştura gidip dronu kamarada buldum ve üst güverteye çıktım. Aleti çalıştırıp tam gaz yükselttim. Bir noktada aynaya çarpıp geri geleceğini düşünmüştüm ama gözden kaybolunca aynanın arkasına geçtiğini anladım. Dron aynanın bulunduğu seviyenin kırk metre kadar yukarısına çıktı, kamera görüntülerine göre yukarıda hiçbir şey yok. Görüntü bulanıklaşmaya başladığı sırada telefonlar da çalışmaya başladı. Ama santrali kapadım, çünkü olayı herkesin kafasına göre anlatmasını istemedim.”

“İçinden geçilebilen bir aynayı hiç duymamıştım,” dedi Semih.

“Haberleşmeyi de bloke eden kararlı bir güç alanı oluşturmuşlar. Ama bunu nasıl yaptıklarını anlamadım. Bence bunu dünya dışından birileri yaptı,” diye cevap verdi Emre.

“Niyetleri neydi peki? Demir cevherine çok mu meraklı bu uzaylılar?”

“Neyin peşinde olduklarını anlayamadım.”

Yunus kaptanın içinde bir anda belli belirsiz bir şüphe doğdu. Çalışma arkadaşlarının yanından ayrılıp demir merdivenlerden aşağıya indi. Pas kokan dar koridordan geçip bir kat daha aşağıya, nadir elementlerin bulunduğu kata indi. Ambarın kapısındaki nöbetçilere derhal asıl görevleri olan boya ve raspa işine dönmelerini emretti. Ambarın kilitli kapısını açıp içeriye girdi. Ambarın ışıkları içeriye birinin girdiğini algılayarak yandı, kaptan havadaki belli belirsiz rutubet kokusunu ciğerlerine çekerek içlerinde nadir elementlerin gizlendiği sandıklara doğru ilerledi. Sandıklara yaklaştıkça içindeki sıkıntı büyümüş, tüm vücudu ter içinde kalmıştı. Köşedeki dolabın alt çekmecesine gizlenmiş mıknatıslı tutamacı eline aldı, ağır adımlarla sandıklardan birine yaklaşıp kapağını kaldırdı. Mıknatıslı tutamacı demir cevheri bloğunun üzerinde gezdirdi. Mıknatıs tepsi büyüklüğünde bir parçayı yakalayıp yerinden oynattı. Kaptan mıknatısın yakaladığı parçayı yukarıya kaldırıp demir cevheri bloğunun içine baktı. Nadir element paketlerinin olması gereken yerde koca bir boşluk vardı. O anda başının ağrısının yeniden şiddetlendiğini hissetti. İkinci bir sandığın açıp kontrol etti. Manzara aynıydı. Sandıkları kapatıp kaptan köşküne döndü ve maruz kaldıkları hırsızlık konusunda gemi mürettebatına tek söz söylemedi.

Kaptan yaşananlarla ilgili ayrıntılı bir rapor yazıp şifreli haberleşme ortamı üzerinden milli istihbarat teşkilatına iletti. Teşkilat yetkilileri aynı yöntem kullanılarak o gün iki geminin daha soyulmuş olduğunu Yunus Kaptan’a söylemediler. Gökteki sanal aynanın nasıl oluşturulduğu hiçbir zaman anlaşılamadı. Soygunları bir istihbarat örgütünün mü, yoksa uzaydan gelen bilinmeyen bir uygarlığın üyelerinin mi gerçekleştirdiği bir sır olarak kaldı.

Görsel Kaynağı: https://pixabay.com/illustrations/sunrise-ocean-ship-sun-sunset-5863751/