Kaçak Klinik

in #trlast month

image.png

Şöhreti şehrin sokaklarında yayılmaya başlamadan çok önce, Dr. Popper’den haberdardım. Hastalarını taciz ettiği için doktorluktan atılmış, yeni teknolojilerin olanaklı kıldığı yasal olmayan ameliyatları yapmak üzere kendisine kaçak bir klinik açmıştı. Sokaklarda, yolu Dr. Popper’in kliniğinden geçenler rahatlıkla ayırt ediliyordu. Kafaları, heybetli kaslarının çevrelediği bedenleri üzerinde küçücük kalmış adamlar, göğüs ve kalçaları gövdelerinden dışarıya birer balkon gibi uzanan kadınlar, zürafa gibi ince uzun boyunlu tipler elde ettikleri sonuçlardan gayet memnun görünüyorlardı. Narsist kişiliğini tatmin etmek üzere mükemmeli ararken sınırları fazla zorladığı için; son zamanlarda çok sayıda hastası ameliyat masasında kalmıştı. Kliniğinin kapısından uzunca bir süre hiç kimse adımını atmayınca fiyatlarını radikal biçimde indirmişti. Pek çok insanın Popper’in ameliyat masasında ölmesi, Albatros ismini hak etmek konusunda bana bir fırsat penceresi açmıştı. Hayatımı olduğu haliyle yaşamaya değer bulduğum söylenemezdi, dolayısıyla ölmekten korkmuyordum. Sadece sakat kalıp başkalarının merhametine muhtaç olma ihtimali beni kaygılandırıyordu.

Çalışarak olmuyordu; neredeyse on yıldır aletsiz uçabilmek için kollarımı, omuzlarımı ve sırtımı güçlendiren idmanlar yapıyordum. Başka bir seçeneğim olsa o eski ahşap kapıdan içeriye asla adımımı atmazdım. Girişteki küçük odada yaşı ilerlemiş, gözlüklü ve dişlek bir asistan kadın beni tepeden bakan bir tavırla karşıladı. Sert ve tavizsiz bir sesle “Doktor Popper’le görüşmek istiyorum,” dedim. Belli belirsiz oturmamı işaret ettikten sonra sağ elinde tuttuğu paslanmış törpüyü, sol elinin tırnaklarına sürtmeye başladı. Tırnaklarından çıkan, fare cırıltısına benzeyen iğrenç seslere bir süre tahammül ettim; ama törpüleme ve beni görmezden gelme süresi uzadıkça uzadı. İçine gömüldüğüm deri koltukta doğrularak “Doktorla ne zaman görüşebilirim, fazla vaktim yok!” dedim.

Hastalıklı bir titizlikle tırnaklarını törpülemeye devam ederken “Bay Popper bu aralar biraz rahatsız, bir cücenin penisini büyütmeye sıcak bakacağını sanmam!” dedi.

“Penisimden memnunum, her türlü işlevini tatminkâr bir biçimde yerine getirir,” dedim ayağa kalkarak.

Öne fırlamış dişleri arasından kibirle tıslayarak “Bay Popper’ın hoşlanacağı türde biri değilsin, zaten kendisi hasta. Bir hafta sonra yeniden uğrarsan belki sana yardımcı olabilirim,” dedi.

Ayağa kalkıp parende atarak oturduğu masanın üzerine sıçradım. Törpüyü elinden bıraktı ve odaya girdiğim andan beri ilk kez yüzüme bakma lütfunu gösterdi. Korktuğunu gizlemeye çalışarak “Bu türden fevri hareketleri bu klinikte hoş karşılamayız. Lütfen saygıdeğer bir beyefendi gibi davranın,” dedi.

Yeniden, bu kez ters parende atarak odanın zeminine indim. “Saygıdeğer hanımefendi, doktorla hemen görüşmek istiyorum,” dedim. Oturduğum koltuğun arkasındaki duvarda daha önce fark etmediğim bir kapı açıldı.
“Yanına yaklaşmayın, alçak sesle konuşun ve ışığı sakın açmayın.”

Asistan hanıma arkamı dönüp kapının ardındaki karanlık odaya girdim. Gözlerim karanlığa alışınca sol tarafımdaki sedirde, altmışlı yaşlarda, iriyarı bir adamın yatmakta olduğunu gördüm. Eskimiş bir battaniyeye sımsıkı sarınmıştı, tepesi kelleşmiş seyrek saçları ve beyazlamış diken gibi sakalların kapladığı sararmış yüzüyle ürkütücü bir görüntüsü vardı. Uyuyup uyumadığını anlamak için yattığı sedire yaklaştım. Birden yerinden fırlayarak koca pençeleriyle beni yakaladı ve ceketimin iki yakasından tutarak havaya kaldırdı. Kanlanmış gözlerinde öyle gaddar bir ifade vardı ki beni oracıkta öldüreceğini sandım. Kendi halinde ufak tefek bir adam olduğumu görünce yüzünde belirgin bir tiksinti ifadesiyle beni yere bıraktı. “Kendini öldürtmeye mi geldin?” diye sordu az önce yattığı sedire oturarak.

“Ya bana yardımcı olun ya da öldürün.”

“Burayı hayır kurumu mu sandın, defol, git! Gözüm görmesin seni.”

“Hayır, benden öyle kolaylıkla kurtulamazsınız. Alet kullanmadan uçan ilk insan olmamı sağlayacak ameliyatları yapmak zorundasınız, yoksa peşinizi bırakmam.”

Öfkeden deliye dönmüş bir ses tonuyla “Bak sen şu küstah piç kurusuna!” dedi. Ani bir hareketle yerinden fırlayarak yüzüme bir şey kapattı. Genzimi yakan ağır bir koku hissettim, sonra galiba bayılmışım.

Ayıldığımda dar bir karyolanın üzerinde; kollarım, bacaklarım ve gövdem kayıştan kemerlerle bağlanmış halde yatıyordum. Kemerler öyle sıkıydı ki nefes almakta bile güçlük çekiyordum. “Yardım edin, kimse yok mu?” diye bağırdım. Cevap veren olmadı. Her yanım tutulmuştu, bir an önce kalkmak istiyordum, uzun süredir bu halde yatıyor olmalıydım. Duvarları rutubetten yer yer küflenmiş, yüksek tavanlı, geniş bir odadaydım. Yan duvarın üst kısmındaki küçük pencereden az miktarda gün ışığı sızıyordu. Karşı duvarda ise saplantılı bir kasabın koleksiyonunu andıran çeşitli keski, bıçak ve satırlar sergileniyordu. Bazılarının üzerinde kan izleri bulunan bu aletler, duvara gerilmiş yeşil bir çuha üzerindeki ceplerin içine yerleştirilmişti. Kayışları kesip özgürlüğüme kavuşmam için bir tanesi bile yeterli olurdu. Bütün gücümü toplayarak ellerimi ya da ayaklarımı çıkarmaya, kemerlerimi gevşetmeye çalıştım; ama hiçbir işe yaramadı. Ağzımın içinde pas tadı vardı ve fena halde susamıştım. Bütün gücümü boğazımda toplayarak “Yardım edin!” diye bağırdım. Cevap veren ya da bulunduğum odaya gelen olmadı. Saatler saatleri izledi ve yukarıdaki pencereden artık gün ışığı gelmez oldu. En büyük korkum, beni bu mezbaha deposuna benzeyen odada tek başıma bırakıp binayı boşaltmış olmalarıydı. Çünkü gecenin sessizliği içinde ne kadar kulak kesilirsem kesileyim hiçbir ses duyamıyordum. Sefil hayatımın, hiçbir başarı elde edemeden sona erme olasılığı beni kahrediyordu. Üzerime çöken yılgınlık hissini uykuya dönüştürmek üzere gözlerimi aceleyle kapadım ve mümkün olduğunca gevşemeye, rahatlatmaya çalıştım. Gerçekten birkaç dakika içinde uykuya daldım.

İki elinde iki ayrı bıçak ve gözlerinde şeytani bir pırıltıyla tepemde dikilen Doktor Popper’in rüya mı gerçek mi olduğunu ilk anda anlayamadım. Dişlek asistan, yüzünde yayvan bir gülümsemeyle elindeki kocaman iğneyi bir ineğe saplıyormuşçasına koluma batırdı. Böbreklerimi ve karaciğerimi çalıp karaborsada satacaklarından kuşkulandığım için yattığım yerde debelenerek karşı koymaya çalıştım; ama Doktor Popper yüzüme sert bir tokat patlattı. Savurduğum sunturlu küfürler sonucunda ağzımı pis kokan bir bantla kapadılar. “Uslu çocuk olursan canın çok yanmaz,” dedi Doktor Popper, ardından yanında dikilen asistanına omuz atıp kalçasını çimdikledi. Asistan, doktorun omuz darbesi ve çimdiğine yeni yetme bir kız gibi kikirdeyerek yanıt verdi. Cilveleşme hallerini beni öldürmeyeceklerine yordum. Koluma takılan iğneden vücuduma serum verilmeye başlanmıştı, demek ki bir süre daha susuzluktan ölmeyecektim. İyimserliğim, doktorun bacağıma ince uçlu bir bıçağı hunharca saplamasıyla yerini acıya bıraktı. Dişlek asistan bıçağın sapından içeriye bir sıvı enjekte etti. Tavanda bir anda iskeletimin dijital sayılarla çevrelenmiş görüntüsü belirdi ve bıçağın uyluk kemiğime saplanmış olduğunu dehşet içinde gördüm. Canım öyle yanıyordu ve öylesine korkmuştum ki her yanım ter içinde kalmıştı. Acımasız psikopat diğer bıçağı öteki bacağıma sapladığında, bir insanın kaldırabileceği acı eşiğini aşıp bayılmışım.

Uyandığımda kollarıma, bacaklarıma, göğüs kafesime ve omuzlarıma irili ufaklı bıçaklar saplanmış olduğunu gördüm. Ayrıca tepemde asılı olan serum şişesinin boyutu büyümüş ve iskeletimin tavandaki görüntüsünü çevreleyen rakamlara bazı anlamadığım harfler eklenmişti. Gaddar ikili bir parça insafa gelmiş olacak ki ağzımdaki bandı çıkarmış, kemerlerimi bir parça gevşetmişlerdi. Gevşemiş kemerlerden kurtulup ayağa kalkarak kaçmaya yeltendim; ama bedenim, beynimin verdiği komutları yerine getirmedi. Doktor Popper adındaki sahtekâr şeytan yüzünden, hayatta insanın başına gelebilecek en büyük kâbusla yüzleşerek ölmeyip başkalarına muhtaç hale gelmiştim. Yüreğimin üzerine sanki kocaman bir taş çökmüştü. Birilerine duyurma kaygısından çok kendimi rahatlatmak için gücüm yettiğince küfretmeye başladım. Darbe üzerine darbe almış vücudumu aralıksız biçimde sıraladığım küfürlerle iyice yorduktan sonra bir noktada, bedenimin gücü tümüyle tükendiği için ruhen tehlikeli bir dinginlik haline girdim.

Bulunduğum odanın paslı demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Doktor Popper traşlı pırıl pırıl bir yüz ve Hipokrat’ı utandıran beyaz önlüğüyle odaya girdi. Kolunun üzerinde oldukça iri, yırtıcı bir kuş taşıyordu. Herhalde kuşu üzerime salarak hastalıklı ruhunu tatmin edecekti. Kolundaki bir zamanlar kartal olduğu anlaşılan kuşu bana doğru uzatarak “Tanışmanız için babanı getirdim,” dedi. Hayvanın aynen benim gibi gözünün feri sönmüştü; psikopatın kolu üzerine kuluçkaya yatmış bir tavuk gibi oturmuş, dengesini güçlükle sağlıyordu. Mantıklı herhangi bir cevap almayı ummaksızın “Neyin peşindesin sen? Neden bedenim artık bana itaat etmiyor,” diye sordum.

Kolunun üzerinde yatan kartalın öne düşmüş boz başını bir civcivi sever gibi okşayarak “O kadar çok kan ve doku örneği aldım ki zavallı hayvan bitkin düştü,” dedi Doktor Popper.

Paslı demir kapının ardında asistan kadın belirdi. Bana uyguladıkları işkence sırasında kızışarak doktorla işi pişirdikten sonra asistan hanım bir çiçek gibi açılmıştı. Gözlüklerini atmış, saç modelini değiştirip makyaj yapmıştı. El birliğiyle bedenimin farklı yerlerine saplanmış olan bıçakları çıkarmaya başladılar. Canım fena halde yanıyordu, gözlerimden oluk oluk yaşlar boşanmaya başladı. Gaddar ikili çıkardıkları bıçakların yerine, kanamayı bloke etmek üzere yara bandına benzer şeyler yapıştırıyorlardı. Vücudum susuz kalmış bir bitki gibi kurumuş, solmuş ve büzüşmüştü. İblis Popper “Babanı da seninle bırakıyorum,” diyerek arkasını döndü ve ıslık çalarak kapıya yöneldi. Doktorun, yattığım karyolanın yanındaki sehpanın üzerine bıraktığı zavallı hayvan uyuklamaya başladı. Ben de gözlerimi kapayıp uyumaya çalıştım; ama uzun süre uykuyla uyanıklık arasında, tuhaf gündüz düşleri içinde debelenip durdum. Bir ağaca bağlamış olduğum habis ruhlu doktoru ve asistanını elimdeki kör usturayla doğramaya çalışırken o kadar yorulmuşum ki ter içinde uyandım. Kolumdaki serum çıkmış, Doktor Popper’in yanımda refakatçi olarak bıraktığı boz başlı kartal uyanıp önündeki kaptan su içmeye girişmişti. Diğer yanımdaki sehpanın üzerine bir tepsi içinde yemek bırakılmıştı. Çok susamıştım, sanki dermanım varmış gibi kalkmaya yeltendim. Başımı azıcık yukarıya kaldırdığım anda gözüm kararmaya ve her yanım zangır zangır titremeye başladı. Bir anda zihnimde bir şimşek çaktı: Psikopat Doktor Popper ve ruh hastası asistanı, içinde bulunduğum hangarda beni kameralar aracılığıyla gözetlemekteydi. Hatta içimden bir his, içinde bulunduğum durumu hipernet üzerinde her türlü sapkınlığın prim yaptığı kanallardan yayınlayarak reklamını yaptığını söylüyordu. Belki de ekran başındaki hipernet fareleri, yanımdaki sehpanın üzerinde duran suya ulaşmak için helak oluşumu, ellerinde patlamış mısırlarla seyredip eğleniyorlardı. Açlık grevi yaparak bu hain plana karşılık vermek elbette en soylu davranış olacaktı. Doktor Popper varsın leşimi akbabalara yedirerek biçare bedenimden son kez yararlansın. Gözlerimi kapayarak yalçın dağlar ve yeşil vadiler üzerinde mağrur bir kartal gibi uçtuğumu hayal etmeye başladım. Dünya üzerindeki kötülük ve bayağılıklar aşağılarda kalmışken bütün asil şövalyeler gibi yalnız, rüzgâr ve yağmurla dost, bulutlarla arkadaş olduğumu düşündüm. Kurduğum bu aptalca düş, kaçak kliniğe adım attığım andan beri ilk kez kendimi iyi hissetmemi sağladı. Ama bu mutluluk hali çok uzun sürmedi, midem öyle çok guruldamaya başladı ki hayal kurmak olanaksız hale geldi. Dünya adı verilen bu rezil sahnede, birileri kamerayla kaydetse ve kimse dönüp tarafına bakmasa da oyununu sergilemek durumunda kalıyordun. Başımı ağır ağır kaldırırsam belki uzanıp bir bardak su içebilirdim. Gerçekten bütün gücümü toplayıp odaklandığımda sol dirseğim üzerinde az da olsa doğrulmayı başardım. Beynim sağ koluma hükmedebiliyor olsa uzanıp suyu almam işten bile değildi. Kendimi yatağa bırakıp sağ kolum üzerinde çalışmaya başladım. Uzun çabalarım sonucunda elime geçirdiğim bir bardak suyu, yarısını üzerime dökerek içmeyi başardım. İyileşme yolunda olduğumu düşünürken aniden bastıran bir titreme nöbetiyle sarsıldım. Ardından birkaç kez öğürdüm ve iğrenç kokulu kusmuğumla ortalığı berbat ettim. Sorumsuz bir annenin kendi haline bıraktığı bir bebek gibi altımı da ıslatmış olduğumu gördüğümde tepem attı. Sinirlenecek gücü kendimde bulduğuma göre herhalde doğrulup oturabilirdim. Kalkmaya çalışırken gözlerim karardı, yine bayılmışım.

Ayaktaydım, kendimi bir kuş gibi hafif hissediyor ve uçarcasına ilerliyordum. İblis Popper ve kolları kütük gibi kalın olan yeni bir asistan, iki yandan koluma girmiş beni uzun bir koridorda taşıyorlardı. Bir odaya girdik ve asistan beni dört yaşında bir çocukmuşum gibi soydu, iki duvarın birleştiği köşede küçük bir tabureye oturttu. Zaten küçücük bir adamken galiba iki-üç beden daha küçülmüştüm. Elindeki hortumla üzerime uzaktan sıcak su püskürtürken içimdeki şeytanı çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Suyun ısısı normal bir insan evladının dayanabileceği derecenin çok üzerindeydi; ama artık çoktan insanlıktan çıkmıştım, çivili tahtanın üzerinde yatan Hint fakiri gibi kendimi kaderimin kollarına bıraktım. Sıcak su kan dolaşımımı hızlandırmış, ruh halimi bir nebze olsun düzeltmişti. Çam yarması hortumu bir kenara koydu, hızlı adımlarla yaklaşıp üzerimdeki suyun akması için beni iki eliyle kavrayarak havaya kaldırdı ve hoyratça silkeledi. Kefene benzeyen beyaz bir örtüyle gövdemi sıkıca sarıp paketini bir çengelli iğneyle sağlamlaştırdı. Beni kundaktaki bir bebekmişim gibi kucağına alıp kontrol etmesi için Doktor Popper’e doğru çevirdi. Popper dönüp bakmaya tenezzül etmeksizin “Bununla işimiz tamamdır,” dedi. Kara kliniğin arka kapısı olduğunu tahmin ettiğim paslı demir kapıdan, beni dışarıya fırlattılar. Yerdeki kar yığınının üzerine düştüğüm sırada iblis Popper sırıtarak “Uç uç böceğiiim!” diye bağırdı. Demir kapı ardımdan gürültüyle kapandı. Karla kaplı bir arka sokakta, dört tekerlekli bir çöp tenekesinin yanında yatıyordum. Rüzgarsız, sakin bir gündü; üzerime ağır ağır kar yağıyor, nefes alıp verdikçe ağzımdan buhar çıkıyordu. Kara kliniğin karanlığından sonra dışarısının aydınlığı gözlerimi kamaştırmıştı. Bazı yaralarım az önceki sıcak su banyosu nedeniyle açıldığı için kefenimin üzerinde benek benek kan lekeleri vardı. Kollarım ve omuzlarımda müthiş bir güç hissediyordum ve bir kuş gibi hafiftim. Merhametine sığınarak açlığımı gidermesini isteyeceğim bir insan evladı bulmak üzere, karın üzerinde bir tırtıl gibi sürünerek anayoldaki neon ışıklarına doğru ilerlemeye başladım.

Görsel Kaynağı: https://pixabay.com/photos/lost-places-graffiti-abandoned-1510592/